25 Ekim 2009 Pazar

Sıkıcı Pazarlar...


Pazar günlerinden nefret ediyorum, çocukluğumdan beri bu böyle, benim sendrom günüm kesinlikle pazartesi değil, sendrom günüm sıkıcı pazarlar. pazar gününü evde geçirmek istemiyorum genelde çünkü evde yalnız olmayı sevmiyorum, eşim öğleden sonraları çalıştığı içinde mecburen yalnız kalıyorum ve kendimi evde oyalamayı beceremiyorum bir türlü.

Bayılıyorum evde canı sıkılmayan kendine meşgale bulan insanlara, ben hiç yapamıyorum. Şimdi de öyle bir pazar işte. Tv mi izlesem, kitap mı okusam, gazetelere mi dalsam, mutfak ta mı oyalansam ben ne yapsam, zaten bu saate kadar hepsini yaptım :( puffff, bir sıkıcı pazar daha...

10 Eylül 2009 Perşembe

Bir tuhaflık var bende bu günlerde...

Bir garibim bu günlerde... Havadan mıdır sudan mıdır bilmiyorum, çok uçlarda yaşıyorum duygularımı ya çok sinirleniyorum, ya çok üzülüyorum ya da birden çok mutlu oluyorum ama saatler sonra tam tersi olabileceğim hızda değişiyorum.

Sanki kendimi ifade edemiyorum ben bugünlerde eşim, ailem, arkadaşlarım hatta patronlarım herkes için aynı şeyi düşünüyorum. Hani rüya görürsünüz, rüya da hareket etmek istersiniz edemezsiniz birşey sizi engeller ya da birşey yapmak istersiniz yapamazsınız sizi kimse görmez ya da.. Böyle işte kelimenin tam anlamıyla kimse anlamıyor sanki bugünlerde beni ya da ben anlatamıyorum ikisinden biri işte..

Tuhaf hem de çok tuhaf!

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Yaşasın! Geldi Güzel Sonbahar


Nasıl güzel bir sabaha uyandık bugün. Mis gibi yağmur ve toprak kokusunu çektim ciğerlerime. Eylül 1 şanına yakışır bir şekilde geldi aramıza. Hoşgeldin sevgili sonbahar, bilirsin en çok seni severim aralarında.. Yazın şımarıklığının, kışın soğukluğunun yanında ruhuma inceden inceden hakim olan tek mevsimsin sen.
Hüznüne saklanmış neşeni, yazın hareketine karşı tüm hareketsizliğini, içine çekilmeni ve kendini kışa hazırlamanı nasıl özledim bilemezsin...

Hoşgeldin tekrar tekrar:)

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Ugg Bu Kış Evlerde

Geçtiğimiz kış oldukça sık gördüğümüz ve her türlü kyafet ile kombin edilen ugglar bu kış terlikleri ile karşımıza çıkıyor. Bence çok sevimliler, eminim sıcacık tutarlar. Siz ne dersiniz?


25 Ağustos 2009 Salı

Beylerbeyi...




Pazar gününü kız kardeşimle geçirdim, evlendiğimden beri birlikte zaman geçirmiyorduk, çok iyi oldu. Nereye gidelim diye düşünürken Beylerbeyi geldi aklıma, uzun zamandır gitmemiştim. Özlemişim... Ben resmen kendimi oralara ait hissediyorum bunu her seferinde söylediğimde sevgili eşim gülüyor ama gerçekten öyle. Anadaolu yakasının Kuzguncuk'tan, Kuleli'ye kadar olan kısmında sanki ççoookkk uzun yıllar yaşamışım da güzel anılar bırakmışım gibi mutlu oluyorum her gittiğimde.

16 Ağustos 2009 Pazar

17 Ağustos 1999 :(

Korkunç bir gürültü ile uyandığımda ne olduğunu anlamaya çalışıyordum, uyanmamış mıydım yoksa? Yok yok uyanmıştım, ağzımdan burnumdan iğrenç toz bulutu çıkıyor diğer yandan yer, tüm gücüyle bedenimin her bir noktasını sarsmaya devam ediyordu, bir yandan da bir yerlerden kayıyordum oysaki en son yatağıma yattığımı ve güzel bir uykuya daldığımı hatırlıyorum. Nerden kayıyorum diye düşünürken kendimi odamın kapısının önünde buldum, kaydığım yerden yuvarlanarak gelmiştim ayağa kalkmaya çalışırken yer tıpkı deniz dalgası gibi ayaklarımı kaydırıyor beni yine yere atıyordu, sarsıntının azaldığı bir anda ayağa kalkmayı başarmış kapımı açmıştım ki annemle babamı nerdeyse gözleri yuvalarından çıkacakmış gibi dehşet dolu bir ifade ile kapımın önünde bulmuştum. Evet deprem oluyordu oysak, annem deprem demese kıyamet koptuğunu zannediyordum ben. Onlarla göz göze geldiğim an Merve diye bağırmaya başladım, kardeşim Merve ile odalarımız yan yanaydı ve onun kapısı hala kapalıydı seslenmemize rağmen içeriden ses gelmediği gibi kapısını da açamıyorduk, babam kırılan kapının camını tuz buz ederek içeri girdiğinde merveyi tepkisiz bir şekilde çalışma masasının üzerinde bulduk, şoka girmişti ama yaşıyordu o an düşündüğümüz tek şey devrilen dolapların ya da duvarların altında kalıp kalmadığıyda ama şükürler olsun ki yaşıyordu, babamın nerden bulduğunu sonradan öğrendiğim bir el feneri ile evimizin çıkış kapısını bulmaya çalışırken, iğrenç bir çimento kokusu ciğerlerime işlemiş diğer yandan gelen çıığlık ve cam kırıkları sesleri içinde üst dairelerde oturan teyzem, dayım ve anneannemle büyükbabamın sağ olup olmadığını düşünürken babam çıkış kapısını bulmuştu, kapıyı açmayı başardığımızda gördüğümüz sahneyi sanırım ölene kadar unutamayacağım, merdivenler yoktu, apartmandan çıkmak için ihtiyacımız olan merdivenler yerin altına gömülmüştü işte o zamana kadar evimizin yarısının toprağın altına girdiğini anlayamamıştık.

Hemen balkon kapılarına yöneldik, balkona çıktığımızda kendimizi caddenin ortasında bulduk çünkü balkonumuzla sokak birleşmişti. Sonunda dışarı çıkabilmiştik ama dışarı çıkmak hissettiğimiz dehşet dolu anları geride bırakmamıştı çünkü üst katlarda oturan ailemin diğer fertleri canlarım hala dışarı çıkamamıştı bu arada artçılar devam ederken beraberinde çığlıklar da artarak devam ediyordu. Aynı zamanda sevdiklerini kurtarmak için yardım isteyen insanların çaresizliği ve bizim hiç birşey yapamamamız, yardım edemememiz ve o çaresizlik anları hala içimi sızlatıyor aklıma geldikçe.

Gün ağırmaya başladığında ailemin tüm fertleri sağ sağlim apartmandan çıkabilmişti ancak ağıran gün dehşeti, korkunçluğu ve cehennemi de gün yüzüne çıkartıyordu beraberinde. Sevdiklerini kurtarmaya çalışan insanların çaresizliği, ya da sevdiklerinin öldüğünü gören insanların kahroluş sahnesi ömrümün sonuna kadar beynimin bir yerlerinde zaman zaman kendini hatırlatacak sanırım.

Evimiz yıkılmıştı ama yaşadığımız sokaktaki binalardan eksiksiz çıkan tek aile olduğumuz için o saniyee yaşanan tüm korkunçluğa rağmen hiç birşey düşünemiyorduk. Aradan zaman geçtikte dehşet anının tüm ayrıntıları bir bir konuşuluyor ve her geçen gün enkaz altında kalan bir yakının haberini alarak günler günleri kovalıyordu ve 10 yıl geçti. Geri dönüp baktığımda (her ne kadar bakmamaya da çalışsam) dün gibi aklımda dehşetin her saniyesi, depremin aileme verdiği maddi ve manevi izlerini hala taşıyoruz üzerimizde. Ancak hayattayız ve 10 yıldır her gün farklı bir şekilde şükrediyorum bunun için. O zamanlar artık herşeyin bittiğini, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşünmüştüm bir daha hiç mutlu olamayacağız bir daha hiç gülemeyeceğiz sanki hep ağlayacağız gibi geliyordu ama herşey geri de kaldı. Hayat devam etti.

Bunu neden anlattım, 10 yıl önce bugün saatler sonra başımıza geleceklerden habersiz hayatı yaşamaya devam ediyorduk tıpkı bugün olduğıu gibi. Herşeye rağmen 10 yıl geride kaldı hayata sıfırdan başladığımız tam 10 yıl oldu. O gece üzerinden kaydığım şeyin yan apartmanın kolonunun kırılarak altına girdiği yatağım olduğunu, odamın enkazından çıkan eşyaların yan apartmandaki komşunun salon takımları olduğunu, enkazı kaldırmak için gelen inşaatçıların ağzından dinledim. Kimse o odadan sağ salim çıkabildiğime inanamıyordu ama mucizeler bizim için değilmiydi?

Canların kaybeden herkese Allah'tan rahmet, yakınlarına da başsağlığı diliyorum. ama diğer yandan da şunu söylüyorum. Herşeyimizi hatta ruh sağlığımızı bile kaybettiğimiz o günden bugüne baktığımızda herşeyi geride bırakmayı başardım. Güzel bir hayatım var ve ben bunu Tanrı'nın da yardımıyla, çalışarak, kaybettiklerimi geride bırakarak her zaman yaşadığım için şükrederek ve hayata daha çok bağlanarak başardım. Eğer sizde bazen herşeyin kötü gittiğini, düştüğünüzde, canınızın bir parçasının koptuğunda, bir daha kalkamayacağınızı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz, lütfen pes etmeyin ayağa kalkmaya çalışmayı bırakmayın. Depremi yaşayan, enkazların altından mucizevi bir şekilde çıkan ve herşeyini kaybeden ama hayata sarılıp bugünlere gelen bizleri düşünün.

10 yıl önce bugün hayatını kaybeden herkese tekrar Allah'tan rahmet diliyorum.

13 Ağustos 2009 Perşembe

Nedir Bu Tasavvuf Modası?

Ahmet Ümit'in tarzını, olaylara yaklaşımını, hikayeleri ele alışını çok beğenirim. Nerdeyse bütün kitaplarını okudum en son geçen haftalarda son çıkan kitabı Bab-ı Esrar'ı okudum. Gayet sürükleyici fantastik bir kitap, din, yaşam ve inançı mesnevilik çatısı altında toplamış ve bence çok güzel kurgulamış, severek okudum. Babası Konya'lı olan İngiltereli bir kadının iş için Konya'ya gelip fantastik olaylar yaşamasını ve bu aradada geçmişte babasının Konya'da yaşadıklarını Şems ile Rumi ile birleştirmiş Ahmet Ümit.

Sonra nerdeyse okumayanı dövdükleri için Elif Şafak'ın 'Aşk'ını okudum, Elif Şafak'la ilgili ciddi önyargılarım olduğundan daha önce hiçbir kitabını okumamıştım, Aşk'ı okurken hep Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrar'ına takıldım kaldım. O kadar birbirlerine benziyorlardı ki Elif Şafak'ta özetle Rumi ve Şemsin aşklarını konu almış ancak anlayamadığım 2 şey var, birincisi; Neden insanlar bu kitabı yere göğe sığdıramadılar? Ben Rumi ve Şems'in ilişkisini çok yüzeysel anlattığını düşünüyorum Elif Şafak'ın belki Mesnevi'yi okuduğumdan bana pekte şaşırtıcı gelmemiştir yaşadıkları bilmiyorum ama madem bu kitabı yerlere göklere sığdıramıyorsunuz o zaman neden kimse Bab-ı Esrar'dan bahsetmiyor? Anlayamadığım ikinci şeyde nedir bu tasavvuf modası? Ne Şems, ne Rumi ne de sufilik ve tasavvuf yeni değil ki neden bütün popüler yazarlar özelilkle son günlerde bu konu üzerine kurguluyorlar romanlarını? Bana bu işte başka bir iş varmış gibi geliyor. Bilmem siz ne dersiniz?

Bu arada Aşk'ı okumaya başlayınca Elif Şafak'ın diğer kitaplarını da merak ettim ve şu anda Siyah Sütü okuyorum. İçerisindeki betimlemeler, tasvirler, benzetmeler beni benden aldı diyebilirim, kesinlikle 'Aşk' ile karşılaştırmıyorum bile. Beni daha fazla etkiledi hatta bazı cümleleri tekrar tekrar okuyorum, kitap olkurken en çok sevdiğim şey bu.